Vegan Hareketin Devrimci Karakter İhtiyacına Dair: Yaşam Nöbeti Deneyimi Üzerine Bir İnceleme

Bugün Adalar’da atlı faytona karşı yıllardır verilen mücadeledeki son vuruşun, yani #YaşamNöbeti’nin yıldönümü. Geçen yıl bugün başlayan bu isyanla, Adalar’da atlı fayton sömürüsü geri dönülmez bir şekilde tarihe gömüldü.
Nöbetin örgütleyicisi, direnişçisi ve terk edeniydim.

İstanbul’daki vegan hareketin seyrini önemli ölçüde belirleyen bu isyan için, emeğimin ardına sığınarak birkaç söz söylemek isterim. Zira o günlerden sonra ne Adalar’da ne de İstanbul’daki vegan aktivistler arasında hiçbir şey eskisi gibi devam edemeyecekti.

Politikleşmiş vegan hareket için ok yaydan çıkmıştı.

19 Aralık sabahı atlı fayton zulmüne karşı yıllardır dişle tırnakla sürdürülen mücadelenin knock out hamlesini yapacağımızdan habersiz; İBB önüne çadırlarımızı dikmekte kararlı idik. Çok az kişi kafa kafaya verip, eylemden sadece 12 saat önce bu kararı almıştık. Öfkeliydik, güne yüzlerce atın katledildiği haberiyle uyanmıştık.

Bu eylemi özel kılan, fayton mücadelesinde daha önce denenmemiş bir yöntemin denenecek olması ve örgütleyicilerinin ‘hayvanseverler’ değil ‘veganlar’ olmasıydı. İşin özü tüm türler için koşulsuz eşit ve adil bir yaşamı talep edenler sokağa çıkmış ve muktedirlerle karşı karşıya gelmişlerdi. Çadırlarımızla, renklerimizle, taleplerimizle, meşruiyetimizle Gezi’deki gibi bir hava soluyorduk. Bu sefer haklı olduğumuz kadar güçlüydük de. Üstelik heyecanlıydım, ilk kez veganları pikniklerden, kermeslerden, mamalar, barınaklardan farklı bir politik mecrada görüyordum. Adalet anlayışını doğru yerden kurmanın ilk adımı vegan olmaktır, adaleti arayacağımız yerler de sokaktır. Buna inanan biri olarak hayatımın en önemli günlerinden birini yaşadığımın farkındaydım. Ama ters giden bir şeyler vardı. Vegan olmak ve sokakta olmak ne için yeterliydi?

İBB’yi, polisleri, hayvanseverleri hatta diğer veganları şaşırtacak şekilde çadırlarla belediye önündeydik. Taleplerimizi tabelaya asıp direnişi başlatmıştık. Ağzımızdan tek söz çıkmıştı. “Atlı fayton sona erene kadar, hiçbir yere gitmeyeceğiz.”

Sorumluluğunu alması zor bir söz.

Zor çünkü ağaca, çiçeğe, insana, suya, hayvana düşman polis, İBB önüne çadır kurmak isteyen bizlere de şiddet uygulamış; buna karşı özsavunma gösterenlere ‘taşkın’ diyen Z.K. gibi veganlar da kendini eyleme çoktan dahil etmişlerdi. Vegan ve sokakta olmanın yetmediği, başka sıfatların da gerektiğini anladığım yerdeydim.

Kulak asmayarak bu sorunu aşmıştım, zira çok daha önemli bir avantaj yakalamıştık. AKP ile ilişkisi herkes tarafından bilinen onlarca belediye işçisi, bizim çadır kurmamızın üstüne ayaklanmış, kendileri de çadır kurmak istediğini söylemiş, atların faili İBB iyice sıkışmıştı. İBB’nin sıkışması benim için hiç sorun değildi. Çünkü AKP, devlet ve bunların alt kurumlarıyla da CHP ve onun belediyeleriyle de aramda hatır gönül ilişkisi olması mümkün değildi. Hele de o gün, yetki alanındaki yüzlerce atın ölümünün ardından İBB’nin tek sıfatı benim için ‘faildi’. Ne yazık ki ‘sokaktaki veganların’ hepsi CHP ile daha doğrusu hayvanlara adalet talebi ile ilişkisini net ve tutarlı bir yerden kurabilmiş değildi. Belediyeden gelen ve “Şu AKP’nin yüzünü güldürmeyin sizle biz aynı yerdeyiz.” diyen orta düzey bir yetkilinin sözüne birçok vegan kanmıştı.

Otoritelere, yetkililere itibar, güven hatta sempati birçok veganın içindeki öfkeyi almış, atları unutturmuş, onları uslandırmıştı. Polis şiddetinin bile geri püskürtüldüğü bu mecrada CHP yetkilileri tabiri caizse masada kazanmış ve birilerini çadırları ‘ötede’ kurmaya ikna etmişti.

Yine de birileri için söz konusu hayvanlar olunca; her bir insan, her kurum, her parti eşit derecede faildi. Bu şartlar altında AKP’nin mi CHP’nin mi yüzü güldüğü önemli değildi. Odaklarına faytona sürülen atları almışlardı ama ilkelerinin neler olduğunu da iyi biliyorlardı.

Z.K. örneğinde olduğu gibi CHP ile kurulan gönül bağlarının, nöbetin diğer günlerinde de hayvanlar için adalet mücadelesinin önüne geçtiğine şahit olacaktık. Bununla mücadele etmek kolaydı, kendisi eylemin bileşenlerinden de değildi. Asıl mesele eylemin örgütleyecilerinde başlayan çatlaktı: Tatlı dilli failimiz İBB’nin bir müdürünün vaatleri ve ricası üzerine bir grup vegan eylem alanını terk etmeye ikna olmuşken bir grup ‘sözünün’ ardında durmak istedi. Tam da burada eylemin örgütleyicilerinden D.A. skandal bir şekilde karar vermek için OYLAMA yapılmasını dayattı. Bağırış çağırış içinde sivil polislerin dahi oy kullandığı, çoğunluğun azınlığı ezdiği faşizan yöntem sonucu 18’e 11 çoğunlukla eylem alanını terk edip ‘öteye’ gitme kararı alınmıştı. Vegan olmak ve sokakta olmak yetmiyordu, çoğunluğun iktidarı zihniyetini de yenmek gerekiyordu.

İBB önünden öteye gitmemizi zorunlu kılacak, bize başka bir seçenek bırakmayacak, hayati nitelikte bir baskıyla karşılaşmadan, sadece hatır için yer değiştiriyorduk. Tek kazanım ise İmamoğlu ile görüşme sözü almamızdı. İBB ağzımıza bir parmak agave şurubu çalıp, bizden kolayca kurtulmuştu. Artık belediyenin önünde bulunmayan, AKP’li işçilerin galeyana gelmesine sebep olmayan, kısacası atların kaderinin değişmesi için İBB’yi zorlayıcı pozisyonunu kaybeden park nöbetçileriydik. Saraçhane parkına itilmemiş, kendi rızamızla gelmiştik. Buradan usluca direniyorduk.

Bu ilk geri adımda ayrılmak istesem de, dişlerimi sıktım. İlk polisle karşı karşıya kalma anında bizler dışında bir özne için, atlar için gösterdiğimiz kararlılığımız, nöbeti vazgeçmesi zor bir yere dönüştürmüştü. Faytonların sona erdiğini görmek istiyordum.

Ama sandığım kadar kolay olmadı, kurduğumuz nöbet alanında halk sorun çıkarmasın diye gökkuşağını, polisler sıkıntı çıkarmasın diye bir eylemcinin getirdiği anarşizm flamasını kaldırmaya çalışan S.D. gibileri vardı. İBB ya da polisle değil bu yarım kalmış zihniyetle savaşmak zorundaydık.

Anarşizm flamasını da gökkuşağını da korumayı başardık. Ama asıl korumamız gereken duruşumuzdu. Bu duruş A Haber gibi medya paçavralarına karşı da korunmalıydı. Sırf eylemin CHP karşıtı görüntüsü için, yandaş medya kırk yıllık hayvan özgürlüğü savunucusu olmuş sabah akşam yanımızdaydı. Yine de bu gerçekliği unutup herhangi bir medya kuruluşu gibi bu artıklarla daha görünür olmak adına kol kola girmek gerekir miydi? Olayların sıcaklığı ile duruş gösterilemeyen bu mesele, ilk gün planladığımız direniş profilinden artık çok uzaktı.

Nöbetin ilerleyen günlerinde artık herkesin uğradığı bir yer olan eylem alanında artık güvenli alan üzerine konuşmak şart olmuştu. Zira emek hiyerarşisi, küçük iktidarlıklar baş göstermeye başlamıştı. Neyse ki orada bununla mücadele etmekte kararlı bazı politik veganlar da vardı. Erkekliğin, erilliğin, bunun üzerinden kurulan tahakkümün O.K. üzerinde ayyuka çıkması artık herkes tarafından dile getirilen bir sorun olmuştu. Ama kurulan hiyerarşi sonucu, kanalize olmaya hazır bu eril şiddete karşı alandan güçlü sesler yükselemiyordu

Viyan Zabel Kınalı

Nöbette yer alanların tek ortak noktasının veganlık olması, İmamoğlu ile görüşmeye katılacak listeye “Bunlar çoluk çocuk.” diyerek kendini zorla dahil eden Z.K. ile mücadele etmekte başarısız olmayı getirmişti. Üstelik daha önce hazırlanan listenin forumda herkesin fikrini belirttiği bir usulle belirlenmesine yani listenin forumun iradesini temsil etmesine rağmen başımıza bu gelebilmişti. Zira politik, örgütlü, ilkeli bir iradeden söz etmek mümkün değildi. Herkes yalnızca ‘vegan’dı. Yine bu irade eksikliği ve apolitiklik Z.K.’nin yaşçılık, hiyerarşi kurma gibi davranışlarına da kayıtsız kalmıştı. Bunu dile getirdiğim için, kendisiyle sonradan kanlı bıçaklı olan bir müridi tarafından maruz bırakıldığım fiziksel müdahale dahi hesapsız kalmıştı.
Artık güvenli bir alan olmaktan çok uzak nöbet, bunu haklı çıkarır şekilde birçok taciz iddiaları ve ne idüğü belirsiz sözde ifşa metinlerine ev sahipliği yapmıştı. Birileri alandan kovulmuş, ama feminist yöntemlerle bir soruşturma asla gerçekleştirilmemişti. Eylem alanında ‘dedikodu yaptığı’ gerekçesiyle bir kadın hakkında ifşa metni yayınlanmış, o kadın nöbetin ‘önde gelenleri’ tarafından linç edilmişti. Bir takım ERKEKler gece sarhoş bıçaklı bir kişiyle eril bir kavgaya tutuşmuş, “Sen benim anama küfrettin.” bağrışları arasında birileri yaralanmıştı.

HDP’li vekil Serpil Kemalbay’ın nöbet alanını ziyaret etmesi üzerine nöbetin siyasetten uzak tutulması gerektiğini söyleyenlerin, Kürtçe şarkılarla halay çekilirken “Bu kadar göze batmaya gerek var mı?” demeleri, A.D. gibilerinin uzak durmak istedikleri şeyin siyaset değil Kürt kimliği olduğunu gözler önüne seriyordu. Çünkü bu ancak Kürtçenin kriminalliğine kendi içinde ikna olmuş bir kişinin ağzından çıkabilecek bir cümleydi. Neyse ki bu anlayış, bir takım veganların kararlı tutumu sayesinde bastırılmış, tanıklık ettiğim kadarıyla HDP de Kürt kimliği de alanda hak ettikleri saygınlıkta yerlerini almıştı. Buna karşılık alınan kararların çoğunlukla hak ve özgürlükler çerçevesinde olduğunu söylemek mümkün değildi. Özellikle demokratik örgütlere dayanışma çağrısı olarak hazırladığım metindeki “Tıpkı yıllar önce bir parktan hatırladığımız gibi, o özgürlüğün türküsünü yeniden bir ağızdan tutturmak istiyoruz.” ifadesinin Gezi’ye gönderme olduğu öne sürülerek sansürlenmesi benim için bir kırılma noktasıydı. O dayanışma çağrısı hiçbir zaman yayınlanmadı.
Tüm bunlara rağmen nöbet 6. gününe varmış, olan bitenlere karşı politik, feminist, örgütlü bir tutum gelişememişti. Alanın genel tutumu, bu sorunlar halledilir önemli olan nöbeti sürdürmek anlayışıyla olanları halı altına süpürmek üzerineydi.

Yine de tüm bunlarla mücadele edip, alanı ilk günkü duruşuna dönüştürmek isteyen inadına hayran kaldığım insanlar vardı. Sabırla, emekle ilmek ilmek örmeye çalıştılar. Ama maalesef onlardan biri olacak inanca sahip değildim. Zira böylesine tarihsel, köklü, devlet destekli anlayışlarla bireysel anlamda bir mücadele verilemeyeceğini acı bir şekilde idrak etmiştim. Yaşanan bu sorunlar kısmen kişilerden kaynaklansa da, alınamayan tutumlar açık bir şekilde örgütsüzlükten kaynaklanıyordu.

Altı günlük direniş sonucu, birçok ders çıkararak büyük bir gürültüyle nöbet alanında ayrıldım. Onların sorumluluklarını kişisel olarak alamayacağımı ve bir tanesine bile tahammül edemeyeceğim ihlallerin altında imzamın olamayacağını bildirdim.

Elbette benden sonra nöbet devam etti. Orada olan bitenleri duymayı reddettiğim ve kendimi bu ağır travma sonrası iyileştirmeye çalıştığım bir dönemdeydim. Çok büyük heyecanla çadırı diktiğimiz ilk andan sonraki çöküşü, eylemin potansiyelinin yok oluşunu izlemek hiç kolay olmadı.
Planladığımız, ne olursa olsun nöbet alanını terk etmemekti, ta ki İmamoğlu’nun atlı faytonların sona erdiğine dair kamuoyuna açık bir beyanını, sürece bizim de dahil olacağımız somut programları ve adımları görene kadar. İlk ilkesizlik, sonraki tabloyu doğurdu. Sonuç olarak başladığı netlik ve politik karşı duruş itibariyle reddedilemeyecek; ama geldiği nokta sebebiyle de sahiplenilemeyecek bir ‘Yaşam Nöbeti’ deneyimi ortaya çıktı.

Yıllar süren Adalar’da atlı faytona son verme hareketinin kazanımla sonuçlanan finali, talihsiz bir şekilde içeriği oldukça tartışmalı bu eyleme nasip olmuştu. Evet gerçekten de bu nöbetin kazanımlarının ardından atlı faytonların tamamen kaldırılması aşamasına geçilmişti. Bu aşamada bile İmamoğlu’nun ‘sembolik’ olarak atlı faytonların kalacağı beyanını yeterli bulup, İmamoğlu’nu koruyan, ona teşekkür eden, ona haksızlık edildiğini söyleyen, İmamoğlu’nu işaret ettiği için aktivistleri suçlayan Z.K.’ye de nöbetten güçlü bir eleştiri de gelemedi.

Üzerinden bir yıl geçmiş ve sıcaklığını yitirmiş olan bu tartışmayı yeniden açmamın sebebi, son bir yılda vegan harekette neler olup bittiğini bu bakış açısıyla yeniden gözlemleme çabasıdır. Misalen, İstanbul Vegan İnisiyatifi bu eylemin ardından dağılmış ve yeni arayışlar başlamıştır. Zira tek ortak noktası veganlık olan herkesin hayvanlar adına aktivizm yapabilmesi üzerine kurulmuş bir platformun, kritik anlarda böyle krizler yaşamasının sebebi tam da kuruluş motivasyonudur. Değişimin öncüsü olacak örgütlü ve tutarlı bir vegan hareket, vegan olmaktan çok daha fazlasını gerektirir: Ayrımcılık karşıtı, otoritelere karşı duruş sahibi, sistemi eleştirebilen, kaba hiyerarşiyi reddeden, güvenli alan politikasına sahip ve buna riayet eden, hak de adalet mücadelesini tüm türler için benimsemiş, cinsiyet normlarıyla savaşan; omurgası sağlam, kesişimsel, gözü kara, devrimci vegan bir tutum.
Kendimce benzer sorunların ve tahlillerin, eş zamanlı olarak Ankara’daki vegan harekette de söz konusu olduğunu gözlemledim. Açıkça görülüyordu ki, kesişimsel ve politik vegan mücadele, yalnızca Yaşam Nöbeti ve İstanbul deneyimin değil; ayakları yere basan tüm vegan hareketlerin acil bir ihtiyacıydı. Bu tespit birçok kişi ve kurum tarafından yapılmış olacak ki, son bir yılda birçok vegan örgüt, kuruluş deklarasyonunda kesişimsel ve politik bir mücadeleyi benimsediklerine kocaman puntolarla yer verdi. Bu Yaşam Nöbeti deneyiminden çok daha heyecan verici bir gelişmeydi.

Ayak sesleri şimdiden geliyor ki, gelecek, ortak özelliği veganlıktan ibaret olmayıp anti-faşizm, anti-kapitalizm gibi sıfatlara da sahip olan, feminist değerleri ilke edinen, ayrımcılık karşıtı bir bakış açısıyla, devlete, hükümete, polise ve her türlü zor otoritelerine karşı direnişi benimseyenlerin olacaktır. Böyle bir örgütlü mücadele ve netlikle Yaşam Nöbeti yeniden deneyimlense yine birileri CHP yardakçılığına soyunabilir, özsavunmaya taşkınlık diyebilir, oy çokluğu isteyebilir, erillikler baş gösterebilir ama bunlara kolektif olarak karşı duruş sergilenirdi.

İşte tam da bu yüzden hayvanları, insanları, doğayı metalaştıran kapitalist sisteme karşı topyekun bir vegan mücadelede kararlıysak; içimizdeki-dışımızdaki diğer iktidar aygıtlarıyla ve atanmış ayrıcalıklarımızla savaşmayı görev bilen politik vegan örgütlere ihtiyacımız olduğu apaçık ortadadır. Bu sebeple artık fonla çalışan, yalnızca mama dağıtan, insanı dönüştürmeyi gündemine almayan, ayrıcalıklarıyla barışık, vicdanlara seslenen, sevgi pıtırcığı, muhafazakar veganlığın gerçekçi olmadığını ve ilk darbede yerle bir olacağını da görmekteyiz. Hayvanların da, insanların da, doğanın da özgürleşmesinin öncüleri kesişimsel veganlar olacaktır. Bir erillik bile hesapsız kaldıysa, bir kişi bile çoğunluğun iktidarına maruz kaldıysa, bir ayrımcılık bile sümen altı edildiyse oradaki kazanım sahiplenilmeye değer değil demektir.

Adalar’da atlı faytonun kaldırılmasında etkisi büyük olan; örgütleyicisi, direnişçisi ve terk edeni olduğum Yaşam Nöbeti’nin birinci yılında vegan hareketin seyrine dair eleştirel bu tespitler, vegan mücadele sahasının sandığımızdan daha geniş olduğunu ortaya koymaktadır.
Gelecek kesişimsel veganların örgütlü ve politik mücadelesindedir.

Viyan Zabel KINALI

Metin Yaşam Nöbeti Eyleminin yıldönümü olan 19 Aralık 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir