Sistemin Adı Belli: Neoliberal Patriyarkal Türcü Bir Sömürü Düzeni

Feminist mücadele 8 Mart’a giderken salgınla beraber dozu artan erkek şiddetine, tüm dünyada yükselen sağ rejimlere, doğrudan bedenlerimize yönelen erkek iktidara karşı çeşitli özsavunma biçimleri ile direnmektedir. Bu direniş sadece basit bir savunmadan çok, kurucu bir politikanın nüvelerini taşımaktadır. Vegan feminizm de doğa ile insanın kurduğu ilişkiyi sorgulayarak salgınların ve gezegensel yok oluşun nedenlerinin ortadan kaldırılması için bir irade koymaktadır.

Kendimizi içinde bulduğumuz bu felaketler döneminde, tarihin en derin eşitsizliklerine şahit oluyoruz. Bu eşitsizliklerin ve ezilme ilişkilerinin köklerini tespit edersek şiddetin kaynağını yok etmenin yolları açılacaktır. Tüm bu açılan yollar bizi ayakları yere basan yeni kurucu politikalar üretmeye yönlendirebilir. Feminist hareketin gerçekleştirdiği türcülük eleştirisi capcanlı bir iradi duruş olan veganlık ile birleştikçe derinleşmektedir. Vegan feminizm, kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların, hayvanların ve ezilen tüm sınıfların bütünleşik eşitlik mücadelesinde birleşebileceğine yönelik bir tespitte bulunmaktadır. Ancak bu tespiti yaparken bize dayatılan sistemin tüm şiddet kanallarını açığa çıkarmamız gerekir. Sistemin adı belli: neoliberal patriyarkal türcü bir sömürü düzeni.

Neoliberalizmin yağmacı politikalarının sonucunda oluşan COVID-19 salgını, ekolojik krizin boyutunu görmezden gelen pek çok kişi için sahici bir yüzleşme yarattı. Doğanın en vahşi alanları bile insanlar tarafından yağmalandı ve gezegende onarılamaz bir yarık oluştu. Pandemi egemenler tarafından yaşadığımız krizin nedeniymiş gibi hissettiriliyor olsa da şu bir gerçek; pandemi sadece bu gezegensel yarığın bir sonucudur. Bunun müsebbibi ise sermayenin türcü bir akılla kurduğu kâr odaklı politikalardır. Küresel meta zincirleri ve tarım endüstrisinin yıkıcı etkisinin bir sonucu olarak COVID-19 salgını ortaya çıktı. Bir senedir de tüm varlığımızı, dünyayı ve en çok hissedildiği biçimi ile gündelik hayatlarımızı doğrudan etkilemekte. Büyük bir yok oluşa gidildiği sürekli tekrar ediliyordu ve ekolojik problemlere doğrudan “kriz” tanımı yapılıyordu. Aslında yanan bir evin içinde olduğumuz sermaye için de bizler için de sürpriz olmadı.

Sermayenin doğaya gaddarca ettiği bu muamele insanlık olarak kendimizi doğa dışında görmemiz ile başlıyor. Birtakım ikililiklere dayalı sistemin düşünsel kökleri iktidarını bu ayrımlarla oluşturuyor. Sistemin düşünsel kökleri kadın-erkek, doğa-medeniyet, akıl-duygular gibi karşıtlıkların içerisinde kadını doğa ve duygularla aynı potada eriterek “kontrol edilmesi gerekenler” tarafına koyuyor. Bu aynı zamanda bir yöneten-yönetilen ayrımının yani “İktidar kimdir?” sorusunun da cevaplarını içinde barındırmaktadır.

İnsan harici hayvanlar ve insan arasında zekâ, alet kullanımı, konuşabilme yetisi gibi birtakım suni iktidar gerekçeleri yaratılmış ve insan harici hayvanların köleliği meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa “insan” kategorisi içinde yer alan bebeklerin, ağır zihinsel engelli bireylerin de bu sözü edilen yetilerinin olmaması onları haklardan bağımsız kılmamaktadır. Elbette ki sistemin iktidar biçimi nedeniyle çocuklara, engellilere yönelik hakların uygulamadaki gerçekliği tartışılabilir. Burada kastettiğim, var olana dair bir tespitten çok var olması etik politik olarak normal görülen, gerekliliği tartışılmayacak birtakım haklardır. Bu tartışılmaz hak ise en temel hak olan yaşama hakkıdır. Sistem proletaryadan kadınlara, LGBTİ+’lardan insan harici hayvanlara hissedebilen tüm bireylerin yaşama hakkını elinden almıştır ve çırılçıplak bırakmıştır. Sistematik bir cinayet rejimine dönmüş bu distopik çağda her gün öldürülen insan harici hayvanların yaşamasını sağlamak politik bir sorumluluktur. Üstelik bu yaşamak nefes almanın haricinde adil, özgür bir yaşam kurmayı hedeflemelidir.

Vegan feminizm adil ve özgür bir yaşamı kurarken yeniden yazacağımız uygarlık tarihinde insan harici hayvanların yok sayılamayacağını bize söyler. Feminizmi insan odaklı bir politika olmaktan çıkararak politik bir dönüşümü işaret eder. Şiddetin dinamiklerini gösterirken türcülüğün erkeklikten bağımsız tartışılamayacağı iddiasındadır. Bu iddianın temeli ise söz etmiş olduğum düalist (ikililiklere dayalı) yaklaşımın erkekliği iktidar gören bakış açısından gelmektedir. Bu ikililiklerde doğa, kadın ve insan harici hayvanlar iktidar kurulması gereken varlıklar olarak ele alınmaktadır.

Vegan olmak burada etik politik bir tercih olarak keyfi ve metafizik bir tartışma olmaktan çıkmak zorundadır. Türcülük tarihsel materyalist bir biçimde eleştirilerek mahkûm edilmelidir. Türcülük eleştirisi sadece ne yediğimizle, giydiğimizle ilgili değildir. Türcülüğü eleştirmek koca bir uygarlığı eleştirmek demektir. Vegan olmak sadece bir sonuçtur. Bu sonuç zorunlu bir sürecin sonucudur. İnsan harici hayvanları bu uygarlığın öznesi varsaymadan yeniyi kurmamız mümkün değildir. Feminist mücadele 8 Mart’a giderken salgınla beraber dozu artan erkek şiddetine, tüm dünyada yükselen sağ rejimlere, doğrudan bedenlerimize yönelen erkek iktidara karşı çeşitli özsavunma biçimleri ile direnmektedir. Bu direniş sadece basit bir savunmadan çok, kurucu bir politikanın nüvelerini taşımaktadır. Vegan feminizm de doğa ile insanın kurduğu ilişkiyi sorgulayarak salgınların ve gezegensel yok oluşun nedenlerinin ortadan kaldırılması için bir irade koymaktadır. Hayvan hakları hareketi muhalefetin her bir unsurunun eşitlik anlayışını genişletiyor ve hızla politikleşerek bütüncül bir mücadelenin olanaklarının olduğunu ortaya koyuyor. 8 Mart’a giderken bu bütünleşik mücadeleyi feminizmin tüm özneleriyle, renkleriyle örgütleyelim. Her gün mezbahalarda, süt çiftliklerinde, deney laboratuarlarında, yunus parklarında, kürk çiftliklerinde tarifsiz işkencelere maruz kalan, öldürülen, özgürlükleri elinden alınan, yaşam alanları sermaye tarafından yok edilen insan harici hayvanlar için isteyeceğimiz adalette erkek adaletin değil gerçek adaletin bir parçasıdır.

Buse Üçer

5 Mart 2021

Bu yazı Sendika.org’dan alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.