Özgürleştirici Bağlar

Feminist ve hayvan hakları aktivisti Carol Adams, Etin Cinsel Politikası adındaki çığır açıcı kitabında, “Aktivizmi parçalamaktan vazgeçmeliyiz; insan ve hayvanların acısını farklı yerlere koyamayız çünkü bunlar birbirleriyle bağlantılıdır.” der (2017, xxvi). Birçok akademisyen ve aktivist, veganlığı, feminizm (Carol Adams, Cathryn Bailey, Josephine Donovan), siyahların özgürleşmesi (A. Breeze Harper, Aph Ko and Syl Ko, Christopher-Sebastian McJetters), engellilerin özgürleşmesi (Geertrui Cazaux, Sunaura Taylor), queer özgürleşme (Christopher Sebastian McJetters, pattrice jones, Nathan Runkle, Rasmus R. Simonsen) ve dekolonizasyon (Aph Ko and Syl Ko, Rita Laws, Margaret Robinson) ile bağlantılı olarak ele almıştır. Bu bakış açıları, tek konuya odaklanmış veganlığın kör noktalarını eleştirirken aynı zamanda türcülüğe karşı çıkar ve insan dışı hayvanların ötekileştirilmesini, kimi insanların ötekileştirilmesinin önünü açan düzenin içerisinde konumlandırır. Böylece insanların ve insan dışı hayvanların baskılanmasını ve dolayısıyla da özgürleşmesini birbirine karıştırmadan bağlantılandırır.

Ahlaki temelleri “insan” olmaya göre belirleyen söylemlere sıkça rastlarız. İnsanların insanlara uyguladıkları şiddet bağlamında kullanılan “hayvan yerine konmak” tümcesi, insan hayatı ve onuruna karşı kötü bir duyarsızlığı betimler. “Hayvan yerine konmak” sözü, insan dışı hayvanların düzenli olarak tutsak edildiği, zorla ailesinden alındığı, tecavüze, işkenceye uğradığı ve öldürüldüğü bu beyaz üstünlükçü patriyarkal sistemde, ezilen insanların başına gelen zorbalığı da uygun olarak betimler. “Hayvan yerine konmak” cümlesinde, insanların insan dışı hayvanlara düzenli olarak şiddet uyguladığı bilgisinin yanı sıra, “insan/hayvan” ikiliğine içkin olan hiyerarşiye uygun olarak, bu şiddetin kabul edilebilir olduğu fikri de vardır.

İkicil Batı sınıflandırması içinde, insanları (genel veya özel) insan olmayan hayvanlarla karşılaştırmak, bir ötekileştirme eylemi işlevi görür ve bu tarihsel olarak yerli halkları, beyaz olmayan insanları, engellileri, kadınları ve queer insanları ezmek için kullanılmıştır. Örneğin, Avrupa sömürgeciliği bağlamında, yerleşimcilerin, buldukları boş arazileri kendilerininmiş gibi kullanabileceği fikri olan terra nullius doktrini, yerli halkı yıllardır üzerinde yaşadıkları topraklarda hak sahibi insanlar olarak değil, bölgenin bitki örtüsü ve bölgede yaşayan hayvanlar olarak yeniden çerçeveler. Pattrice Jones ayrıca hem Katolik fatihler hem de Protestan hacılar tarafından tanrısız hayvanlığın bir işareti olarak görülen eşcinsel hazzın, Amerika kıtasının boyun eğdirilmesi sırasında acımasızca bastırıldığını belirtmektedir. Yerli halkların hayvanlıkla ilişkilendirilmesi, yerleşimci sömürgeciler tarafından acımasız baskılarını haklı çıkarmak için rutin olarak kullanılmıştır.

İnsan olmayan hayvanların marjinalleştirilmiş statüsü geniş çapta kabul edildiğinden belli insan gruplarını hayvan benzeri olarak tanımlamak benzer bir marjinalleştirme için zemin hazırlar. Sunaura Taylor, Yük Canavarları: Hayvan ve Engel Özgürlüğü kitabında engellilik ve hayvanlık arasındaki karmaşık bağlantıları inceler. Taylor “birçok hayvanla karşılaştırıldığını, bunun bazen kötü niyetle, bazen de şakalaşma amacıyla yapıldığını, anaokulundaki arkadaşlarının ona maymun gibi yürüdüğünü söylediklerinde bunu duygularını incitmek için yaptıklarını bildiğini ve hayvan gibi olduğunun söylenmesinin onu diğer insanlardan ayırdığını” söyler.            

Bu ayrım, en aşağılayıcı hayvan karşılaştırmalarının beyaz olmayan insanlar ve zihinsel engellilere yakıştırıldığı, hayvanlıkları öne çıkartılarak sergilenen insanların olduğu gösterilerde ortaya çıkar (Taylor 2017, 104). İnsanların sergilendiği gösteriler, onlardan önce (ve bazen yan yana da) var olan insanların sergilendiği hayvanat bahçeleri gibi hem meşrulaştırıldı hem de bilimsel ırkçılık, emperyal genişleme, sömürgeleştirme ve sakatlık korkusundan beslendi.

İki kat ötekileştirilmiş konumları nedeniyle, insan olmayan engelli hayvanlar, insanlar arasında karmaşık tepkilere neden olabilir, insanlarda acıma duygusu uyandırabilir ve/veya “merhametle öldürme” taleplerine konu olabilirken, gıda endüstrisinde suistimal edilmeye de açık konumdadırlar. Taylor der ki: “engelli ayrımcılığı hem insan olmayan hayvanların hem de engelli insanların yaşamlarını ve deneyimlerini daha değersiz ve gözden çıkarılabilir kılan sistemlerin inşa edilmesine yardımcı olur ve bu da farklı tezahür eden çeşitli baskılara yol açar” (Taylor 2017, 59). Taylor, insan olmayan hayvanların hem onları metalaştıran hem de onlarla birlikte savaşan bazı insanlar tarafından paylaşılan bir kavram ve retorik olan “sessiz” olduğu fikrinin, engelli ayrımcılığını körükleyen bir varsayım olduğunu savunuyor ve bize insan olmayan hayvanların aslında “her gün acı içinde bağırdıklarında” damgalama aletlerimizden, elektrotlarımızdan, bıçaklarımızdan ve şok tabancalarımızdan uzaklaşmaya çalıştıklarında aslında bizlerle konuştuklarını hatırlatıyor. “Hayvanlar bize sürekli olarak kafeslerinden çıkmak, ailelerine kavuşmak istediklerini ya da ölüm kanalından aşağı yürümek istemediklerini söylerler. Hayvanlar her zaman kendilerini ifade ederler ve çoğumuz bunu biliriz” (Taylor 2017, 63). İnsan olmayan hayvanların ifadelerini dinlemek ve bu ifadeleri çoğaltmak, böylece hem ableizm hem de türcülük paradigmalarına meydan okuyabilir.

Sonuçlar

Çoğu veganın muhtemelen duyduğu bir şaka vardır: “Birinin vegan olduğunu nasıl anlarsınız? Merak etme; sana söyleyeceklerdir.” Empatinin ve sosyal adalet temalarının bir alay konusu haline gelebildiği ana akım ABD kültüründe, “feminist gevezelik” gibi “vaazcı vegan” klişesi yaygındır. Yine de liberal veganlığa bağlılık, çoğumuzu Sunaura Taylor’ın sözlerinin de yardımıyla “bizimle her gün konuşan” (2017, 63) insan olmayan hayvanlara ses vermeye zorluyor.

Veganlığı diğer sosyal adalet hareketleriyle diyalog içinde bir sosyal adalet hareketi olarak konumlandırarak ve hayata geçirerek, veganlığı bireysel seçim/kişisel tüketim hakkında neoliberal söyleyiş açısından çerçeveleme tuzağından kaçınmayı umuyorum. Veganlığı bireyselleştirilmiş, diyetsel, tüketimci bir yaşam tarzı seçimi olarak kabul ettiğimizde, üstünlükçü modellerin gelişmesini sağlayan temeldeki ikili mantığı olduğu gibi bırakmış oluyoruz. Ayrıca, tıbbi araştırma, “eğlence” ve endüstriyel gelişme gibi sektörlerde gıda endüstrisi dışında insan olmayan hayvanların çeşitli şekillerde istismar edildiğini görmezden gelmemize neden olabilir. Bu baskıcı sistemde sadece tüketime odaklanmak, bazı batılıların, örneğin ABD veya Avrupa’da ayrıcalıklı olan bazı insan olmayan türlerin, insan dışı tüm hayvan istismarını aynı şeyin bir parçası olarak görmek yerine, yakalandığı veya tüketildiği kültürleri şeytanlaştırmasına yol açabilir.

Son zamanlarda, “hayvanların çiftliklerde, mezbahalarda, hayvanat bahçelerinde ve sirklerde isyan eylemlerini belgeleyen” (Cazaux 2019) bir İtalyan kolektifi olan “Resistenza Animale” nin çalışmaları gibi çalışmalara ilgi duymaya başladım.  İnsan olmayan hayvanların onlar adına konuşmasına ihtiyaç duyan sessiz varlıklar olduğu varsayımından uzaklaşarak, bunun yerine bir dayanışma eylemi olarak insan olmayan hayvanların seslerini yükseltiyorlar. Rolümüzü, her gün kendi baskılarına karşı isyan eden insan olmayan hayvanlarla ortak komplocular olarak çerçevelendirerek, türcülüğe direniyor ve veganlığa bağlılığı, kuralcı bir diyet yerine bir direniş eylemi olarak yeniden uyguluyoruz.

Beyaz olmayan insanların, hükümet tarafından sübvanse edilen büyük tarımın çevresel ve sağlık etkilerinden orantısız bir şekilde etkilendiğinin ve ironik bir şekilde ders verdiğim enstitüdeki sosyal adalet olaylarında sıklıkla sunulan insan olmayan hayvanların kesilmesi ve parçalanmasıyla ilgili tehlikeli işlerde bulunma olasılıklarının daha yüksek olduğunu farkettim.

Hayvan tarımının sömürgeci tarihi, engelli ayrımcılığı ve türcülüğün iç içe geçtiği yollar; kadın ve çocukların suistimali ve boyun eğdirilmesi ile insan olmayan hayvanlar ile arasındaki çoklu ilişkiler hakkında ne kadar çok şey öğrenirsem, gerçekten kapsayıcı bir sosyal adalet pratiği, içinde yaşadığımız ortamlara yönelik bir kaygının yanı sıra hem insan olmayan hayvanları hem de insanları içinde barındıracağına o kadar ikna olmuş durumdayım.

Üstünlükçü hiyerarşiler ve geç dönem kapitalizmi hem baskıyı hem de aktivizmi parçalamaktan faydalanır. Bazı yaşamların diğerlerinden daha değerli olduğu sistemlere direndiğimizde ve veganlığa gezegenin ve içinde yaşayan canlıların metalaşmasına karşı mücadelenin bir parçası olarak baktığımızda, daha büyük bir resim görebiliriz: aramızdaki en savunmasız olanı sömüren yapılardan kurtuluş, dünyamızı paylaştığımız insanları ve insan olmayan hayvanları bölmek yerine birbirine bağlar.

[Bu yazı, Tara Roeder – Beyond Diet: Veganism as Liberatory Praxis metnindeki İngilizce orijinalinden dergi çeviri grubumuz tarafından Hayvan Özgürlüğü Kolektifi Dergisi için çevrilmiştir]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.