Artık mesajı almamız lazım

Uzun süredir gündemimizi meşgul eden COVID-19 salgını bitmeden başka bir virüsün ismini daha duymaya başladık: Maymun çiçeği. 16 ülkede görülen Maymun çiçeği virüsü yeni bir salgın endişesi yarattı. İlk kez 1958‘de Danimarka’da bir deney laboratuvarında maymunlarda tespit edilen Maymun çiçeğinin ilk insan vakası 1970‘te Kongo’da görülmesinin yanı sıra 2003 yılında ABD’de ilk kez salgın şeklinde yayıldı. Maymun çiçeği virüsü zamanında büyük salgınlara ve milyonlarca kişinin ölümüne sebep olan “Çiçek” virüsüyle aynı aileden gelmekte. Semptomlarının nispeten hafif olması ve COVID-19 gibi kolay mutasyona uğrayan RNA değil de, hızlı mutasyona uğramayan DNA virüsü olması nedeniyle bir pandemiye sebebiyet vereceği düşünülmese de bilim dünyası virüslerin genetik yapılarının ve özelliklerinin gün geçtikçe değiştiğine aşina. Peki salgınların sebebi ne? Devirler boyu pandemilere ve çoklu ölümlere neden olmuş salgınların geçmişine göz gezdirelim.

On bin sene öncesine kadar hayatımızda salgın diye bir şey yoktu. Bu tarih hayvanların evcilleştirilmeye başlamasıyla aynı zamana tekabül ediyor. Koyunları ve inekleri evcilleştirmekle kızamığa sebep olan virüsü de “evcilleştirdik”. Develerden çiçek virüsünü, domuzlardan boğmacayı, tavuklardan tifoyu, ördeklerden gribi, bufalolardan cüzzamı, atlardan ise nezleyi aldık. Ama bu metalaştırmalar sonucunda aldığımız “kazançlar” bizi yanlışın kökenini görmekten ziyade ona karşı “kalkanlar” üretmemiz için tetikledi.

Sanayi Devrimi’nden sonra ilaç devrimiyle birlikte ortalık bir süre sakin göründü. Ama son birkaç on yıllık sürede salgınlar tekrar patlak vermeye başladı. Büyüyen hayvan endüstrisiyle birlikle artık hayvanlara ve doğaya çok fazla müdahildik. Hayvan endüstrisine daha fazla yer açmak için dramatik şekilde yağmur ormanları yok edildi ve vahşi hayvanlarla öyle ya da böyle temas sonucunda Lassa ve Ebola gibi virüsler ortaya çıktı. Avcılık sonucunda hala binlerce kişinin ölümüne sebep olan HIV (AIDS) virüsünü edindik. Vahşi hayvan pazarcılığı SARS‘ı, egzotik hayvan pazarcılığı ise Maymun çiçeğini ve Batı Nil virüsünü getirdi. Dünyanın sağlık ve tarım otoriteleri bu salgınların başlıca risk faktörünün artan hayvan proteini talebi olduğunu duyurdular. Artan taleple büyüyen endüstride artık hayvanları çok daha zalimce köleleştirmeye başladık. Kâr maksimizasyonu için milyonlarca tavuğu, domuzu, ineği hareketsiz kaldıkları dar, penceresiz, çürüyen atıklar içinde etrafı tel örgülerle çevrili dar alanlara hapsettik. Ayrıca hayvanlardan daha çok kâr elde edilebilmesi için seçici şekilde yetiştirilmesi, hayvanların genetik çeşitlilik kaybına sebep oldu. Aşırı kalabalık, güneşsiz, havalandırması yetersiz barınakları ve doğalarından koparak yaşadıkları hapis hayatı gibi stres faktörleri çiftlik hayvanlarının bağışıklık sisteminde büyük bir baskıya neden olarak normalde patolojik olmayan mikroorganizmaların bile hastalığa sebep olmasına yol açtı. Günbegün zorlayıcı bir biçimde değişen koşullarla birlikte mutasyonlar ise kaçınılmaz oldu. Domuz çiftliklerinden menenjit ve Nipah virüsü, inek çiftliklerinden ise Deli dana hastalığı yayıldı.

Bir başka vahim durum ise çiftlik hayvanlarına uygulanan tonlarca antibiyotik… Verimi arttırmak adına uygulanan antibiyotikler hayvanlarda ilaç direncine ve böylelikle de artan hastalıklara ve dirençli mikroorganizmalara yol açtı.

Kuşların ilk evcilleştirildiği tarihten bu yana en bulaşıcı hastalıklarımızdan olan İnfluenza (grip) geçtiğimiz 4 bin 500 yılda türlü mutasyonlar geçirerek son derece patojenik olan H5N1 suşunun ortaya çıkmasıyla en ölümcül virüslerimizden biri oldu.

1918’de ortaya çıkan “İspanyol gribi” olarak tarihe geçen H1N1 virüsü tarihin en büyük salgını olarak 50 ila 100 milyon insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.

Son olarak ortaya çıkan ve dünyayı bloke eden COVID-19 pandemisi de hayvan pazarından yayılarak milyonlarca kişinin ölümüne sebep oldu.

Manşetlerdeki kurbanlar insanlar olarak görülse dahi, bu süreçlerin gizli mağdurları hayvanlar ve doğadır. Hayvanlardan aldığımız hastalıklara karşı kendimiz için aşılar, ilaçlar ürettik. Hastalıkları yok etmek için onları katlettik. Onlara yönelik yaptığımız bütün muameleler ise sadece kâr amacı güdüyordu. Halbuki meseleye tamamen yanlış perspektifle yaklaştığımızı zaman bize defalarca kez göstermişti. Asırlar boyu hayvanları özgür yaşamlarından kopararak, alınıp satılabilen köleler haline getirerek türlü kârlar elde etme amacıyla acımasızca kullandık. Artan insan nüfusu sonucunda artan talebe, kendi ürettiğimiz ”ihtiyaçlara” karşı ilk feda edilen yine onlar oldu. Gün geçtikçe doğayla neredeyse bütün bağlantımızı kopardık, kaygılarımız sadece ”insani” oldu.

Artık durum sanılandan daha vahim, kaybedecek zamanımız kalmadı. Büyük iyileşmeler kitlesel değişimler sonucunda olacaktır. Yaşanabilir bir dünya; adil, sosyal, politik ve ekonomik yapılar inşa etmek için, vegan olmak bir zorunluluktur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.